GONZAGO’NUN ÖLDÜRÜLÜŞÜ
- Atakan Yavuz
- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
Napolyon’a bir akşam yemeği esnasında çok güzel bir oyundan bahsedilir, baş oyuncunun da imparator rolünü gayet başarılı oynadığı anlatılır. Bunun üzerine Napolyon oyuncuyu huzura çağırtır ve rolünü bir de onun önünde göstermesini ister. Sonra ayağa kalkar ve “Gerçek bir imparator öyle değil böyle davranır,” diyerek salondan taşan bir ihtişamla dolaşır. Napolyon’un özgüveniyle ilişkili olarak anlatılan bu anekdot aslında imparatorun yanılgısını göstermektedir. Yanılan tiyatrocu değil bizzat Napolyon’dur. Kendisini tarihi hızlandıracak çağlar üstü bir aktör olarak gören imparator -iddia ettiğinin aksine- Sezar’ın kötü bir taklididir. Bu yüzden tarihten aldığı ödünç kostümleri kısa sürede iade etmek zorunda kalacak ve içi boş bir mite dönüşecektir. Napolyon yanılmıştır çünkü kendisinin de tarih sahnesinin gelip geçici oyuncularından birisi olduğunu, sırasını çok yakında savacağını, hayatın sanatı taklit ettiğini, öğrenmeye değer ne varsa sanattan öğrenileceğini unutmuştur. Shakespeare’in Hamlet’indeki Danimarka Kralı Claudio da benzer bir yanılgının içindedir. Her ikisi de sanatın gerçeği sezme gücünü hafife almış, birisi Elba adasına diğeri de adını bile bilemediğimiz bir yokluğa sürgün gitmiştir. Tarih de bir sahnedir ama ne yazık ki seyirci alkışıyla ilerletilemez. Popülist aktörlerin unuttuğu şudur: Hayat kısa sanat ise iktidarlardan bile uzun sürer.
Komedinin Huzursuzluğu
Moda Sahnesinde oynanan Gonzago’nun Öldürülüşü, bu ilişkinin çağdaş bir izdüşümü gibidir. İnsanlığın, süper güçle zehirlenmiş bir “Amerikan Psycho”sunun marifetiyle felaketin eşiğine sürüklendiği bir dönemde, yüzyıllar önce yazılmış bir oyuna göndermelerle ilerleyen her replik bizi sıkıntılı bir şimdiye raptetmektedir. “Danimarka’da çürüyen bir şeyler var!” denildiğinde içimizden “Türkiye hariç değil” demek gelir. Çağdaş bir Claudio olan ABD Başkanı tarafından bir eşya gibi ele geçirilmek üzere olan Grönland ve onun mazlum halkı düşer aklımıza sonra. Uykuda öldürülen kral, Maduro’nun gece yarısı evinden alınarak başka bir ülkede uzun bir ölüme terk edilmek üzere hapsedilmesini, kralın danışmanı Polonius kumpas ve entrikalarla yozlaşmış çağdaş bürokrasiyi hatırlatır. Ophelia, babasının hafif birkaç argoyu duymasın diye kulağını kapattırdığı sahnede, tüm sansüre rağmen manastırın sahte dindarlığını bile en az Decameron kadar fark edecek denli dünyadan haberdardır. Ancak bu farkındalık politik bir bilince dönüşmez; Ophelia bu hâliyle günümüzün tanıdık genç bir figürüne dönüşür. Tüm kartlarını açık oynadığı için oyunun belki de kendisi olabilen tek kahramanı olduğu için fahişe yaftası biçilen Emilia görünür sonra. Sesindeki güneş parçacıklarından yayılan ışığın altında ayrıcalıklı sınıfın sahte ahlakını aydınlatan performansıyla yine şimdiye getirir izleyenleri. Gezici tiyatronun tutunma çabası ise günümüz bağımsız tiyatrolarının içinde bulunduğu krizi hatırlatır.
Bulgar oyun yazarı Nedyalko Yordanov tarafından yazılan oyun, humour katmanlarını dikkate alarak ve çeviri kokmayan temiz bir dille tercüme edilmiş Türkçeye. Gonzago’nun Öldürülüşü, Hamlet oyunundan bir bölümün yeniden yorumlanması üzerine kurulu. Delirdiği zannedilen Hamlet’e iyi geleceği düşünülerek saraya davet edilen gezici tiyatro kumpanyasının oyununa Hamlet babasının katili ortaya çıkaracak bir suç itirafı yerleştirmek ister. Kral naibi Polonius için tür önemli değildir, komedi, trajedi, dram, melodram, vodvil, fars fark etmez dese de bu trajik durum, bu sıkışmışlık oyunu komedinin eşiğine getirir. Komedi burada bir rahatlama aracı değil, bir teşhir biçimidir. Para karşılığı geçici bir rahatlama ve ambalajlı gülüşler satan "eğlence sektörünün" bildiğinden farklı bir şeydir komedi. Aklı başında olan kimse bu hazır (ready-made) gülüşlere teslim olmaz. Komedinin eğlence endüstrisi ve stand-up gösterilerinden farklı olarak belki de en son amacı güldürmektir, ama yine de gülersiniz. Ama kendi üzerine katlanmış, huzursuz edici bir gülüştür bu.
Suflör konuşabilir mi?
Oyunun en kritik figürü ise suflördür. Normalde görünmezliğiyle meşhur olan suflör gerçek adına konuşmakla metne bağlı kalmak arasında, sessizlikle muktedirin sesi arasında gidip gelen, metne sadık kaldıkça hayattan kopan, hayattan koptukça muktedirin ve kötülüğün uzantısı olan bir muhbire dönüşür. İkbal arzusuyla kamaşmış ruhunu “Bizim de ufak günahlarımız var elbet,” diyerek yatıştırmaya çalışan ilginç bir simadır suflör. Artaud’nun “tiyatro ve ikizi” kavramsallaştırmasına görünmez bir üçüz olarak dahil olur. Artaud metne sadakat takıntısının tiyatroyu hayattan kopardığını ve bir edebiyata indirgediğini, bunun da Batı tiyatrosunu krize soktuğunu söylemekteydi. Yaşanmakta olana değil yazılmış olana tapınan suflör görünür oldukça metinle hayat arasındaki çatlağın ağırlığını taşıyamayacak kadar savrulur. Ondan “geriye kalan sessizliktir.” (Yanlış hatırlamıyorsam oyun da bu cümle ile bitiyordu.) Bir cevap arayışı içindeki suskunluk değildir onunkisi; düzenin devamı için gerekli olan sessizliktir, hayata ihanet eden metinden sızan sessizlik.
Yönetmen belki de görünmezliğiyle meşhur ve görevi metne sadakat olan bir figürü sahneye alarak hafızanın, dilin ve tiyatronun çöküşüne ancak kendi sesiyle ve kendi adına konuşabilenlerin engel olabileceğini hatırlatmak istemiştir. Bir iktidar kurucu faaliyet olan metin hayatla, gerçekle ve adaletle çeliştiğinde metne ihanet etmekte beis olmadığını hatırlatmak…

Gonzago'nun Öldürülüşü
Yazan: Nedyalko Yordanov
Çeviren: Hüseyin Mevsim
Yöneten: Kemal Aydoğan,
Dekor Tasarım: Bengi Günay
Kostüm Tasarım: PCFG
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Oynayanlar: Esra Kızıldoğan, Barış Yıldız, Sedat Küçükay, Uluç Esen, Elif Gizem Aykul, Mehmet Tekatlı, Talha Kaya, Mehmet Solmaz, Hakan Kargidanoğlu, Sevgi Temel
Dış Ses: Onur Ünsal, Gürsu Gür, Melek Ceylan
Afiş Tasarımı: İlknur Alparslan
Moda Sahnesi TV: Halil Serhan Köse
Asistanlar: Ayşe Sinem Kayır, Mesut Karakulak, Sevda Yeliz Nar





Yorumlar