top of page
  • Fatma Bayraktar

Tiyatro ve Woyzeck Üzerine Söyleşi

Güncelleme tarihi: 16 Mar





Tiyatro ve Woyzeck üzerine söyleşi.


Fatma Bayraktar


Tiyatro Yönetmeni, Oyuncu ve yazar, aynı zamanda Kukla ve Karagöz Ustası Değerli Sanatçı Alpay Ekler ile Tiyatro üzerine sohbet ettik.


Biz, bize yabancı olan sanatı içselleştirmeye kalktık. Bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum ama aksayan tarafları var. Askeri okuldayken, adamın biri geldi, bize Librettoyu anlattı, iki saat sonra operaya gittik. İyi ki adam anlattı, yoksa hiçbir şey anlamazdık.

_Tiyatroya nasıl başladınız?


Benim tiyatro ile tanışmam lise yıllarımda oldu. Askeri lisede okudum ben, deniz subayı olacaktım. Tiyatroya, okulda oyuncu olarak başladım. Daha sonra bu işin karmaşık ve birikim isteyen, kuramsal bir şey olduğunu fark ettim. Okulumuzun güzel bir kütüphanesi vardı, dışarıda bulamayacağım bir sürü kitabı orada bulabiliyordum. İyi bir İngilizce eğitimim olduğu için yabancı kaynaklardan da yararlanabiliyordum. İçine girdikçe, bunun sadece eğlence ve sahne tatmini olmadığını gördüm. İlk denemelerimi o dönemde yazdım. Tiyatro yapmaya karar verdiğimde ailem karşı çıktı.’’Bu okulu tiyatro için mi bırakıyorsun’’ dediler. Tiyatro, benim askeri liseyi bırakmamın sebebi oldu. Başka bir bölüm bitirdim, daha sonra başka üniversiteye girdim, bir dil daha öğreneyim dedim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yabancı Diller Bölümü’nde Almanca okurken, şansıma, dramaturji ve tiyatro eleştirmenliği bölümünü kuran Zehra İpşiroğlu benim edebiyat hocam oldu. O ve başka hocalarım tiyatro oyunlarında çevirmeler yaparlardı, dört yıl boyunca sürekli şiirdi romandı, birkaç oyun işlenirdi ve bunların altını çizen şeyler tiyatro ile alakalıydı. Üniversitede çok okudum, çok seyrettim, çok tartıştım. Son sınıfta bir fırsat doğdu ve bu fırsatı değerlendirerek 1987 yılında‘’ Tiyatro Merdiven’’i kurduk.

_Bize ‘’Tiyatro Merdiven’’ den bahseder misiniz?

Tiyatro Merdiven’i 1987 de kurduk, ilk oyunu 1988 de sahneledik. 2000 yılına kadar bir amatörlük var. Ekonomik bir beklentimiz olmadığı için 2000 yılına kadar amatörce ilerledik. Ancak daha sonra gördük ki kimse bizi adam yerine koymuyor, zorunlu olarak profesyonelliğe geçiş oldu. Ekonomik anlamda bana hiçbir getirisi olmayan bu işi devlet yardımı ve gişe katkılarıyla ayakta tutuyoruz. Ben ve amatörlükten kalma birkaç eski oyuncumuz var. O arkadaşlarımızın da destek olması ve ekonomik bir beklentilerinin olmaması, dolayısıyla, biz böyle on yedi kişilik bir grupla akıllara ziyan bir şeyler yapıyoruz.

Bir arkadaşımız Kocaeli Sahne Sanatlarında okurken bir yandan da bizim kostümlerimizi yapıyordu. Mezun oldu, iki yıldır yine bizim kostümlerimizi yapıyor. Biz dekorlarımızı, kostümlerimizi, masklarımızı, tiyatroya dair her şeyi atölyemizde hallediyoruz.


_Tiyatro Merdiven olarak Büchner’in ‘’Woyzeck’’ adlı oyununu sergilediniz. Bunun özel bir nedeni var mı?


Büchner ile aramda romantik bir ilişki var. Gençlik dönemlerim, askeri okul ve üniversite maceralarımın 12 Eylül dönemine denk gelmesi çok zor günler geçirmeme neden oldu. Güvenlik konseyi yani generaller okula girmemizi yasakladı. Öyle sıkıntılı zamanlardı ki insan ölmeyi bile düşünüyor. İdeallerin uğruna bir şeylerin peşinden gidiyorsun ve bu nedenle üniversiteye alınmıyorsun. Böyle bir sürü saçmalıklar var işte. Deli oluyorsun muallakta kalıyorsun. Büchner’ i bu dönemlerde edebiyat derslerinde derinlemesine tanıdım. Onun da gençlik heyecanları ve hataları var ve çok genç yaşta 24 yaşında ölmüştür. Büchner Alman tiyatrosunun çok önemli yazarlarından biridir. Şöyle söyleyeyim; ben asker kökenli olduğum için Almanca metnini o zamanlar o kadar iyi bilmiyordum. ‘’Yüzbaşım’’ diye bir çevirisi vardı elimizde, Orjinalini merak ediyordum . Sonra metni okuyunca ‘’Komutanım’’ diye başlayan diyaloglar vardı, bu farklı bir şey diye düşündüm, burada hiyerarşik bir durum var. Bizim mahalle berberi de ‘’Subayım’’ , ‘’Yüzbaşım’’ der. Bunun gibi farklı yorumlara neden olacak, daha iyi çevrilir dediğim yerler oldu ve bu oyunu çevirmeye karar verdim hatta bir kukla oyunu yapayım dedim, uzun süre düşündüm sonra dedim ki bu işe başlayalım fakat tesadüfen ben Büchner’in bütün karalamalarına ulaştım, elimizdeki çeviri alınan karalamaların birleştirilmesi sonucu ortaya çıktı. Sonra başkası bu karalamaları çeviriyor yeniden başka şekilde birleştiriyor farklı bir yorum çıkıyor. Bizim Hasan Kuruyazıcı Hocamız da birini almış onlardan ve tercüme etmiş. Dolayısıyla ben böyle bir şans geçince elime bütün bu malzeme önüme dökülünce hepsini tercüme ettim , daha sonra bazı sahneleri okudum ve bu sahneler işime yaramaz dedim, kendimce gerekli elemeleri yaptıktan sonra yeni bir metin ortaya çıktı. Bu heyecanlandırdı bizi, arkadaşlarla konuştuk ve sahnelemeye karar verdik.


_Woyzeck oyununa kattığınız yorumlar ve çağrışımlardan bahsedebilir misiniz?


Woyzeck yaşanmış bir olaydır , birlikte yaşadığı kadını öldürdüğü için yakalanmış dava açılmıştır , savunması psikolojik rahatsızlığı olduğu gerekçesi ile yapılmıştır. Bu konuda itirazlar olmuş, raporlar gelmiştir. Bütün bu olaylar olduğunda Büchner 12 yaşındadır. Babası da doktordur. Woyzeck yakalandığında bir meydanda kafası kesilerek idam edilmiştir. Büchner 23 yaşında başlıyor yazmaya. O zamanlar psikolojik araştırmalar yeterli değildi ve ruhsal bozukluklar o kadar bilinmiyordu. Büchner kendince çok güzel saptamalar yapmış ama anlatmak istediği şeyle, bazı şeyleri oturtamamış diye düşündüm ben. Büchner, küçük insanın, toplum baskısı altında psişik olarak yaşadığı değişiklikler ve travmalar üzerine gitmek istiyor fakat oyunda yazdığı karakter şizofrenik bir karakter, bugün biliyoruz ki şizofreni genetik, bunun üzerine ben çoklu kişilik bozukluğu olarak yorumladım metni, yani seyredilen Woyzeck birçok kişilik oluyor ya, Büchner onları ayrı ayrı yazmıştır.


Metinde bir Anders var ama biz onu Woyzeck’in iç karakteri olarak lanse ettik ve orada bir tutarlılık sağlamaya çalıştık, çünkü çoklu kişilik bozuklukları gerçekten de birden bire herhangi bir yaşta çıkabiliyor ve gerçekten de baskılar sonucu oluşuyor, genetik bir bozukluk ya da salgı bozukluğu falan değil, ilaçla tedavi edilemiyor. Büchner oyunu bitiremediği için ben tam nasıl yorumladığımla ilgili net konuşamıyorum ama benim ki yeni bir metin haline dönüştü. Oyunun sonunda Woyzeck kendini öldürse de aslında o kazanıyor, çünkü iç seslerine kulak verecek olsa onlar takma diyor ama o kendince doğru olanı yapıyor ve kazanıyor ben öyle düşündüm ve öyle yorumladım. Çağrışım yapmaya da çalıştım, birebir aynı değil ama günümüzde de bugün aynı olayların karşımıza çıkabileceği hatta çıktığıyla ilgili bir durumdu bu. Sahneye doktorların, magazincilerin, diyetisyenlerin çıkması bu yüzdendi. İlk oyunumda yoktu bu sahne sonradan ekledim. Öyle bir ihtiyaç duydum. Ben bu oyunu Zafer Diper’in yorumuyla da izledim ama oyuna vakıf olanların dışındakilerin sıkıldığını düşünüyorum, çünkü çok ağırdı ve 8 kişi ile oynadı, ama öyle sahneler var ki kalabalık oluşturmazsanız anlaşılması zor oluyor.


Oyunlarımda hep alt metin vardır ama ben onları kimsenin kafasına çakmam. Gören görür, görmeyen geçer, benim böyle bir tiyatro anlayışım vardır.


_Bir oyunu sahnelerken nelere dikkat edersiniz?


Öncelikle, oyuncuların oyunu anlamasını ve içselleştirmelerini isterim. Çünkü oyunun mantığını kavrayamazlarsa seyirciye de doğru bir anlatım yapamazlar. Bütünlük bozulur. Tiyatro eğlence içindir , seyirci biraz düşünsün, biraz da zorlayalım ama anlamadıysa ve isterse bir daha gelip seyretsin, dolayısıyla günlük akıcılığı sahneye taşımak gerek artık. Öyle olursa iyi bir şey birkaç kez seyredebiliniyor. Sahnenin bir hızı var, temposu var, bir üstten bakışı var. Oyundan çıktıktan sonra ‘’Burada şunu mu dedi ? ‘’ diye sorabilirsiniz ama zaten biz o diyaloğu böyle sorulsun diye o tempoda oynuyoruz . Oyunlarımda hep alt metin vardır ama hiçbir zaman onları kimsenin kafasına çakmam yani gören görür görmeyen geçer, benim böyle bir tiyatro anlayışım vardır. Herkes görsün diye bir derdim yoktur. Büchner orijinal Alman metinde İncilin içinde iç içe geçmiş iki kalp diye bir şey yazmış, bana saçma geldi yani öyle bir şey bu bağlamda saçma , bunun anlamını bilmiyordum sonra öğrendim ki evlilikte çift yüzük Hıristiyanlara özgü bir şey imiş, başka dinler de yokmuş, onlarda tek yüzük takılırmış. Çift yüzük ve kilise evliliği, o yüzüğün kitapta duruşu, İncili açıp yada herhangi kalın bir kitapta iki tane alyans koyduğunuzda ışık vurunca iç içe geçmiş iki kalp oluşuyor. Bunun yorumu ve sahnelenmesi bu kadar bir anlatımla çok zor. Bugün sıradan bir Alman bile bunu bilmiyor ama Büchner büyük bir keyifle onu oraya koymuş, ben de onu tercümeye sokmadım çünkü soksam bir anlam ifade etmeyecekti . Bunun gibi ben çevirdiğim ya da yazdığım oyunlarda bir sürü semboller kullanırım ama seyirciye üstten bakmazsın ve normal akışında olayları yaşatırsın dolayısıyla seyirci ‘’Aslında iyi bir oyun ama bir daha mı seyretsem’’ duygusuna kapılır. O da bir avantaj bir daha seyretsin.


Metin And’ın Karagöz üzerine bazı tezleri vardı, akademik anlamda onları çürüttüm. Ama hiçbir Akademisyen’den ses çıkmadı.


_Tiyatro dışındaki ilgi alanlarınızdan bahseder misiniz?


Tiyatro dışında yapmak istediğim bir şey olmadı aslında. En iyi yapabildiğim şeyin tiyatro olduğunu düşünüyorum, ama uğraştığım başka şeyler de var tabi; Kukla ve Karagöz gibi. Bu daha çok aileden gelen bir uğraş diyebilirim. Benim babam canı sıkılınca yağlı boya yapan bir insandı. Dedem de kukla ustasıydı. Sonradan öğrendiğime göre de benim ustam dedemin çırağıymış. Karagöz ile ilgili kurumsal çalışmalarımda var aslında. Mesela Metin And’ın Karagöz üzerine bazı tezleri vardı, ben akademik anlamda onları çürüttüm. Ama hiçbir Akademisyen’den ses çıkmadı. Dergilerde yayımlandı, sempozyumlarda bildiri olarak kabul edildi, ‘’ Evet haklısın, tabi, tabi, tespitlerin ve yazdıkların doğru’’ denildi ama sonrasında ses yok. Durum böyle maalesef. Bunun dışında elektronikle uğraşmaktan hoşlanırım, oturur gitar anfileri yaparım. Atölyeye tiyatro için gelen arkadaşlar bana peygamber gözüyle bakıyorlar, ’’ Aman Alpay Hocam bilmediğiniz bir şey yok ‘’ diyorlar. Yani başka konularda da yeteneğim var ama en iyi tiyatroyu yapıyorum ve yaptığıma da inanıyorum bunu da derken çok iyi olduğum iddaasın da da değilim.


_Türkiye’de beğendiğiniz yönetmenler kimler ve ne tür oyunları izlersiniz?


Beğendiğim yönetmenler biri Mehmet Ulusoy dur. Fransa da yaşardı. O da Woyzek i yapmıştı değişikti tabi onunkisi ,daha uçuktu, oyuncu olarak ve tarz olarak eskileri daha çok seviyorum. Genco Erkal’ı önemli bir taş olarak görürüm, Ferhan Şensoy ayrı bir üslup mesela ve bu uslubu çok önemli buluyorum. Mesela Ferhan Şensoy hakkında bazı şeyler duyuyorum ‘’ Abi hep aynı şey’’ gibi ama o bir usluptur, her şeyi yaptı. Çok ilginç oyunları vardır; mesela ‘’Kahpe Bizans’’ o müthiş bir oyundur ve çok iyi bir çalışmadır. Ben uzun süredir gitmiyorum, gidemiyorum oyunlarına , çünkü tiyatro yapan biri olarak gider izlersem ve kafamda olan şeyi orada görürsem bu benim için yıkım olur , onun için yönetmenler fazla oyun izlemeye gitmezler. Bir de oyun izleyip zevk alacak noktayı geçtik. Sürekli eleştirelsin , her şeyi fark ediyorsun böyle üniversite yıllarımda seyrettiğim gibi zevk almıyorum. Daha teknik seyrediyorum her şeyi. O da çok sıkıcı oluyor.


_Ne tür oyunlar yazıyorsunuz? Kendi oyunlarınız dışında bir oyun sahneleyeceğiniz zaman, oyun seçiminde kriterleriniz var mıdır?


Oyun seçiminde çevreden gelen fikirlerin etkisi çok oluyor. Biz Geleneksel Tiyatro’da yapıyoruz. Mesela orta oyunu tarzında bir şey yapalım deniliyor ben de yapılabilir diyorum ve oluyor. Mesela bu tarzda, tiyatro tarihinin bir bölümünde, ‘’Kavuklu ile Pişekar’ı’’ anlatan tiyatronun 40-50 yılını içine alan bir oyun yazdım, ders gibi bir şey yani.


Sırasıyla, Orta Oyunu, sonra Tulûat Tiyatrosu , Batılı Tiyatro, ondan sonra artık yapacak bir şey bulamıyorlar ve sünnetlerde’’ Karagöz ile Hacivat’’ oynatmaya başlıyorlar . Böyle çok komik başlayan çok trajik bir şey yazdım, bir deneme aslında, eleştirmenler kadir kıymet bilmiyor ama dramaturji bölümünden öğrenciler geldi ve seyrettiler ‘’ Hocam çok değişik bir kurgu, baya bir gerilimle başlıyorsun giderek onu düşürüyorsun ve seyrediliyor ‘’ dediler. Normalde böyle oyunlar izlenmez. Sonra yabancılaşma üzerine bir derdim vardı. Dedim ki: Arkadaşlar ben bir masal anlatmak istiyorum ama masallar yabancılar, n’apalım n’edelim derken bir atölye çalışması yaptık 3 ay falan. Sonra ben oturdum’’ Mada ‘’ diye bir oyun yazdım. Geçen yıl oynadık bu yılda birkaç kez oynadık, o biraz sürrealist bir oyun oldu. Yazım aşamalarında tartıştığımız noktalarda konuya vakıf olan arkadaşımız sonra oyunu yönetti ben yönetmedim. Yani oyun nasıl yazıyoruz işte böyle, yani hani tabi ki etkileyen şeyler var önümüzdeki yıl n’aparız bilmiyorum. Hani her sene de bir şey yapmak bana sıkıcı geliyor. Mesela Tiyatro Merdiven bundan önce ‘’Mada’’, ‘’Mada’’ dan önce ‘’Ne Oldu Bize’’ ondan 2 yıl önce, Haşmet Zeybek ile ‘’Theodora’’ oyunlarını çıkarttı. Haşmet Hoca’ya dedim ki : Hocam ben yoruldum, istiyorsan projeni al gel, ben de yanındayım. Geldi, müziklerini falan ben yaptım, kendisi ne düşünüyor bu konuda bilmiyorum ama biz, arkadan aldığımız dedikodularla şunu biliyoruz ki; ‘’ Theodora’’ metnini şehir tiyatrosunun oyuncularıyla çıkaramadı ama biz bir sezon oynadık. ‘’Hıyarapol’’ diye bir oyun yazdım, onun da sürecinden bahsetmek isterim. Denizli’ye turneye gitmiştik , oyun ve skeç yazan genç bir arkadaşımızla Pamukkale’ye çıktık dedim ki: Likya bölgesi en sevdiğim bölgedir, bak oralarda kral mezarları vardır, millet gidip önünde resim çektirir, burada da bütün tepe mezarlık, suda var, demek ki Likya’nın gasilhanesi burasıymış, bir oyun yaz komedi olsun. ‘’Tamam’’ dedi ama sonradan ‘’Denedim ama ben komedi yazamıyorum’’ dedi . Bu sefer ben buradan aldığım ilhamla yazmaya başladım. Hıyarapol diye bir kent var, kimse buradan çıkamıyor ve kentte kimse üreyemiyor bütün çocuklar evlat ediniliyor, çünkü lanetlenmiş bir kent. Lanetlenme nedenleri ise Hıyarapol krallarının tahta çıkışlarının yedinci yılında kendi bedenlerinden bir parça vermeleri gerekiyor, bizdeki sünnet gibi, bu liderlerden birisi kaçmış ve kent cezalandırılmış, tabi bunlar benim kurgum sahne açıldığında adı ‘’Kadreş’’ olan bir mumyacının evinin çalışma avlusu içeride, eşi kızı karısı, bir tane berber var. Berber gelen ölüleri traş ediyor mumya için ama ayyaş sarhoş bir çırağı var, ‘’ Liberşal’’ diye, işlerin kesat olduğu bir dönem . Kimseler ölmüyor, çocuklara da evlatlık olduklarını söylemiyorlar. Aslında burada ben Türkiye’nin yakın tarihine gönderme yaptım ama benim oyuncular anlamadılar, metni okuduk ama onlar anlamadılar, mesela Menderes’in yerine ‘’Mendaroş’’ kullandım ama anlamadılar, orada iktidar sahibi olmak, bir şeylerini kurban etmeyi gerektirir, bunu yapmazsan, sen değil bütün toplumlar cezalandırılır demek istedim.


Belki de tiyatro bitti, ömrünü tamamladı, dünyada da eskisi gibi iç açıcı değil tiyatro geniş kitlelere yayılamıyor, daha bir elit hale geliyor.


_ Türk Tiyatrosu ile Batı Tiyatrosu hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?


Ben Batı Tiyatrosu’yla başladım tiyatroya ama daha sonra Geleneksel Tiyatro ile tanıştım. Şimdi, doğu sanatının şöyle bir özelliği var, eğlenceli ve anlaşılırdır. Yaş sınırı da 4-5 tir. Yani Binbir Gece Masalları’nı 4-5 yaşında bir çocuğa okuduğunuz zaman o, onla eğleniyor, ama yaş ilerleyip, bir de birikim ve bilgi sağladığınız zaman orda aslında o ‘’Alaaddin’in Lambası ’’ için girdiği mağaranın aslında kendi içi olduğu gibi, oradaki mücadelenin farklı şeyleri ifade ettiğini, orada her şeyin sembolleri var olduğunu yorumlayabilirsiniz. Zaloğlu Rüstem’in yedi başlı devle savaşı onun kendi nefsinin yedi aşamasıyla ilgili olduğunu biliriz, yoksa dev falan yoktur. Türk insanı salak mı, bir deve inansın, ama bir yozlaşma var tabi. Peygambere sormuşlar dünya nerede diye oda öküzün üzerinde demiş , sonra tekrar sormuşlar nerede diye bu sefer balığın üstünde demiş, sonra etraf yozlaşmış bir öküz çizmişler üzerine de dünyayı kurmuşlar tepsi gibi ,bir balı koymuşlar altına ; oysa adam boğa burcunda diyor. Altı ay sonra sorduklarında ise balık burcunda diyor , ama bilmeyen insan için onu da zararlı bir şey görmüyorum. O insanda cahilse öyle yaşasın diye . Önceden bir fırsat eşitliği vardı, çaba gösteren yükseliyordu. 16. 17. Yüzyılda Batılı Gezginlerin ‘’Bizde bu adam kayırmaca olduğu müddetçe, biz Türkleri yenemeyiz, çünkü onlarda kesinlikle böyle bir şey yok, hiç adam kayırmadan işlerine bakıyorlar.’’ diye söylemleri var, ama biz bunu kaybetmişiz onlardan adam kayırmayı öğrenmişiz , rüşveti öğrenmişiz. Geri giden toplum ahlaksızlaşıyor. Belki de tiyatro bitti, ömrünü tamamladı, dünyada da eskisi gibi iç açıcı değil tiyatro, geniş kitlelere yayılamıyor, daha bir elit hale geliyor, ama bunlar normaldir. Biz de lir eşliğinde Homeros dinlemiyoruz, zaman değişecek yeni formlar ortaya çıkacak, belki son sancılarıdır, tabi biz anlayamadan yeni bir şeye geçmiş olacağız. Şu anki sıkıntı şu, bu yeni jenerasyon belki yırtabilirdi ama bunu da engellediler. Neydi; bizde daha dairesel bir eğlence biçimi vardı köyde, kentte, biz ortaya alırız seyrederiz. Yine bizim akademisyenlerin hiç görmek istemedikleri bir şey vardır. Selçuklu Sarayı’nda bir oyundan bahsedilir, orda da ortada oynanan o Türklerin oyunundan söz edilir, bizde her şey dairesel, ibadet dairesel falan, köylerde düğünler meydanda, köy seyirlikleri meydanda ortada, bir para karşılığı yapılmaz, para karşılığı yapılsa bile oyun biter toplarsın beğenmeyen vermez. Ama şimdi bir oyun var diyorsun para alıyorsun adam içeri giriyor beğenmezse gitti para, bir şoktur bu toplum için Tanzimatlar falan derken bu halk hep bir şok yaşadı , bunlar hep bir özenti idi çoğu kadın kız seyretmeye gidiyordu, bunu kabul etmemiz gerekir. Öyle hatırı sayılır bir entelektüel bir çevre yoktu ki İstanbul’da, kaç kişiydiler ki, ama Güllü Agop para kazansın diye sözleşmesine koydular, askerlere oynadı, zabıtalara oynadı, polislere oynadı ona buna oynadı derken sandığını doldurdu doldurdu boşalttı, yani o ayakta kaldı. Biz Askeri okuldayken bir adam geldi, Librettoyu, operayı anlattı , 2 saat sonra biz de operaya gittik. İyi ki anlattı yoksa hiçbir şey anlamazdık.

Tiyatrolarımızdaki bu mimari kiliselerden çıkıyor , böyle seyirciye vaaz verir gibi bir şeyleri yukardan anlatma, bu batıda öyledir. Yani 19. yy da bile halka bir şeyler anlattığını düşünür tiyatro. 20. yy da başka türlü düşünmeye başlar. Tümüyle öyledir halkı bilinçlendirmek için ama bizde öyle bir bakış açısı yok, biz de lay lay lom eğleneceğiz, bir derinliği varsa alan alır almayan almaz, bizde oyuncular kendilerini hele biraz da meşhurlarsa alim zanneder , zamlar konusunda ne düşünüyorsunuz deseniz hemen konuşur mesela, aslında uzmanlık alanı bu değil, ona cevap vermeye zorunlu hisseder çünkü kendini toplumun önderi olarak görür ama bu onun da suçu değil ona öyle öğretilmiş, o biçilmiş üzerine.Ama gelenekselciler seyirciye velinimet olarak bakarlar, buralardan belki yeni bir şeyleri kurcalayarak iyi bir yerlere gidilebilirdi tiyatro. Benim 10 yıl önce çok ilişkilerim vardı, ben o zaman belediyeye yalvarıyorum, Büyükşehir Belediyesine yapacağınız yeni kültür merkezlerini bizim toplumumuza uygun mimari yapın, kilise gibi yapmayın diye, 2000 den 2013’ e kadar Akp’ nin yaptıkları daha da beter kilise oldu yani, hatta saçma sapan, çünkü başkan da konuşuyor ya oradan bu nedenle. Biz bize yabancı olan bir sanatı içselleştirmeye kalktık , yanlış mı yapıldı öyle de düşünmüyorum ama aksayan şeyler var . Biz kraldan çok kıralcıyız. Batıda şöyle bir şey yok; iyi oyunlara, ya da projelere baktığımızda, adam evine kapanıyor bir oyun yazıyor sonra kitabı basıyorlar, sonra biri alıyor ne güzel oyun diyor oynuyorlar böyle bir şey yok , Shakespeare’ler, Molier’ler, önce yazıyorlar sonra defalarca oynuyorlar kesiyorlar, biçiyorlar yeniden şekillendiriyorlar ve 2-3 yıl sonra oyun bitiyor ama oda tarihe geçiyor bizde oyun yazarları diye bir şey var o yazıyor, öbürküne veriyor, batıda yok böyle şeyler . Brecht mesela, oyunları sahne sahne getirir ve burda yeni bir şeyler bulayım kaygısı var. Aslında senin derdinin yeni olması yeterlidir. Hikaye çok, bugün Molier’in Cimri’si, Plato’nun Çömlek’i ile aynıdır. Platon da başkasından araklamıştır, Shakespeare de başkalarından araklamıştır ama Shakespeare gibi yazan olmamıştır . Bir de batıda her şey bir bütündür izlerken hiç açık bulamazsınız her şey o kadar yerli yerindedir ki yabancı dilde bir oyun bile izleseniz anlarsınız. Ben Sırpça bir oyun izlemiştim yorumlamam istendiğinde anlattım ‘’ Nasıl bu kadar güzel yorum yapabildiniz dediler bende ‘’ Siz iyi oynadınız’’ dedim. Bu bir ekip işi, herkes bir arada, düzenle çalışmalı. Herkes sorumluluğunu bilir ve yerine getirirse sorunlar azalır, çözümler kolaylaşır.


8 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page